Widgets Magazine
Ali Güler
Eposta: aliguler@turkgun.com

Gökalp’in Türklük ve Kürtlük incelemeleri

Bu yazı 10 Ocak 2019 - 9:57 'de eklendi.

BUGÜNÜN “ARTİN KEMALLERİ” ZİYA GÖKALP’E NİÇİN SALDIRIYOR? -IV-

Ziya Gökalp’in “Din, İslam ve inanç kültürü” konusundaki iddiaların cevaplarını onun doğum tarihi olan 23 Mart 1876’nın yıl dönümüne bırakıyoruz. Bu bölümde “Ziya Gökalp ve Kürtlük” iddiaları üzerindeki gerçekleri ve Türklük-Kürtlük incelemelerini ortaya koyacağız.

İddialara topluca bakıldığı zaman, hiçbirinin doğru olmadığı görülmektedir. Bu iddialardan ayrı ayrı bahsetmektense, konuyla ilgili olarak Ziya Gökalp’in kendi yazdıklarından bazı bölümleri buraya almayı uygun görüyoruz. Zaten aile ve soy kütüğü konularını ayrıntılı olarak bu eserde ele almış bulunuyoruz. Öncelikle şunu söyleyelim ki, Ziya Gökalp, sosyoloji, felsefe, tarih, kültür ve halkbilim disiplinleri açısından “Kürtler” ve “Aşiretler” konusunda Türkiye’de en temel çalışmaları yapmış, bu konuları teorik ve saha çalışmaları ile en iyi bilen insandır. Yazdıkları bugüne de ışık tutacak değerdedir. Konuyla ilgili kendi yazdıkları şu şekildedir: “Vaktiyle muhtelif kavimlere mensup memuriyetçilerin bir ikbal kâbesi olan Bizans’ta kozmopolit bir sınıf teşekkül etmişti. Bu taife, kendi kendine bir unvan aramış, nihayet ‘Şehrî’ tabirinde karar kılmıştı. ‘Şehri’nin milliyeti yoktu. Sururi’nin, Refi’i Ahmedi’ye hitap ettiği ‘Men ve teherdûne şehrim ki, Men Türk ve Kürt!’ (Ben Türkü’m, sen Kürt’sün; fakat ikimiz de şehrîyiz) mısralarından da anlaşıldığı üzere ‘şehrî’ ne Türk, ne Kürt, ne Arap, ne Arnavut’tu. Bütün milliyetlere düşman bir heyet! Bu heyet, Arap’ı beğenmez, Kürt’ü istihsaf eder. Laz’la eğlenir, Türk’ü tahkir ederdi.” (Z. Gökalp, Türkleşmek İslamlaşmak Muasırlaşmak, 2. Baskı, Ankara, 1963, s. 24-25.)

TÜRKLÜĞÜ VE KÜRTLÜĞÜ İNCELEDİM

“Ben gençliğimde tahsil için ilk defa İstanbul’a gittiğim zaman… Tahkikata (araştırmaya) başlamak mecburiyetinde kaldım. Çünkü orada eskiden kalmış fena bir alışkanlığa göre, bütün Karadeniz ahalisine Laz, bütün Suriyelilere ve Iraklılara Arap, bütün Rumeli halkına Arnavut dedikleri gibi, bizim gibi Doğu vilayetleri ahalisinden bulunanlara da Kürt milliyetini izafe ettiklerini (yakıştırdıklarını) gördüm. O zamana kadar kendimi hissen Türk sanıyordum. Fakat bu zannım ilmi bir araştırmaya dayalı değildi. Gerçeği bulabilmek için bir taraftan Türklüğü, diğer yönden Kürtlüğü incelemeye başladım. Evvelemirde (ilk önce) lisandan başladım. Diyarbakır şehrinde, ana lisan Türkçe olmakla beraber, her fert biraz Kürtçe de bilir. Lisandaki bu ikilik iki suretten biri ile açıklanabilirdi: Ya, Diyarbakır’ın Türkçesi bir Kürt Türkçesiydi, yahut Diyarbakır’ın Kürtçesi bir Türk Kürtçesiydi. Lisani incelemelerim gösterdi ki, Diyarbakır’ın Türkçesi, Bağdat’tan ta Adana’ya, Bakü’ye, Tebriz’e kadar uzanan doğal bir lisandan, yani Akkoyunlu ve Karakoyunlu Türklerine mahsus bulunan Azeri lehçesinden ibarettir. Bu lisanda hiçbir sunilik yoktur. Binaenaleyh, Kürtlerin tahrif ettiği (bozduğu) bir Türkçe değildir. (Diyarbakır lisanının Azeri Türkçesi olması, şehirlerin Osmanlı hükümetinin tesiriyle Türkçe konuştuğu iddiasını da esasından çürütüyor. Çünkü öyle olsaydı, bu şehirlerde konuşulan lisanın Osmanlı lehçesi olması lazım gelirdi. Diyarbakırlıların sınırlı kelimelerden oluşmuş olarak söyledikleri Kürtçeye gelince, bu lisanın köylerde konuşulan fasih (açık) Kürtçeden farklı olduğunu gördüm. Kürtçe, Farsçanın akrabası olduğu halde cümle bilgisi itibarıyla hiç ona benzemez… Filhakika, olaylar bu suretle cereyan etmiş, Diyarbakırlılar Kürtçenin kaidelerini tamamıyla koruyup, Kürt nahvını (cümle bilgisi) Türk sarfına (kelime bilgisi) uydurarak suni bir Kürtçe icat etmişler. Bu Kürtçeye ‘Türk Kürtçesi’ adını vermek gayet doğru olur. Dil bilim görüş açısından gayet önemli olan bu olay, Diyarbakırlıların Türk olduğuna en büyük delildir. Bundan başka Diyarbakırlılar bu lisanı yalnız Kürtlerle konuştukları zaman kullanırlar. Kendi aralarında yalnız Türkçe konuşurlar. Diyarbakırlıların güya bildikleri bu düzme Kürtçenin kelimelerine gelince, bunlar da gayet sınırlıdır. Bu sebeple, boşlukları Türkçe kelimelerle doldururlar. Zaten birçoğunun bildiği Kürtçe kelimeler ‘gel, git’ gibi birkaç tabire münhasırdır.

DİYARBAKIRLILAR TÜRK

Diyarbakırlıların Türk olduğunu ispat eden delillerden birini de mezhep sahasında buldum. Diyarbakır’ın gerçek ahalisi umum Türkler gibi Hanefi’dirler. Kürtler ise genellikle Şafi’dirler. Bu iki alamet-i mümeyyize (öne çıkan gösterge) yalnız Diyarbakır halkına özgü değildir. Doğu ve Güney vilayetlerimizdeki bütün şehirlerin halkı, Kürtçeyi Diyarbakırlılar gibi tahrif ederek ve Hanefi olmak alametiyle Şafi Kürtlerden ayrılırlar. Bunlardan başka elbise, yemek, bina ve mobilya gibi kültüre ve adetlere taalluk eden hususlarda da arada derin farklar vardır. Bu alametler bana Diyarbakırlıların Türk olduğunu gösterdiği gibi, babamın iki dedesinin birkaç batın evvel Çermik’ten, yani bir Türk muhitinden geldiklerine nazaran ırken de Türk neslinden olduğumu anladım. Mamafih, dedelerimin biri Kürt yahut Arap muhitinden geldiğini anlasaydım, yine Türk olduğuma hüküm vermekte tereddüt etmeyecektim. Çünkü milliyetin yalnız terbiyeye dayandığını da sosyolojik araştırmalarımla anlamıştım. Zannederim ki, bu yazılarımla yalnız kendim için değil bütün Doğu ve Güney vilayetleri ve şehirleri ve şimdiye kadar Türk kalan köylüleri için son derece önemli bir meseleyi halletmiş oldum.” (Z. Gökalp, “Millet Nedir?”, Küçük Mecmua, Sayı: 28, 25 Aralık 1922, s. 1-6.) Ziya Gökalp, daha Diyarbakır’da iken (1909) yazdığı bir yazıda ki, bu yazı “Türk” ve “Turan”dan bahseden ilk yazısıdır, Türkçülük fikirlerinin ilk belirtilerini vermektedir: “Türk namı (adı), Osmanlı terkib-i millisinin (milli bileşiminin, bütünlüğünün) en mühim unsurunun ismi olduğu için şayeste-i tevkîrdir (hürmete/ saygıya layıktır).” (Z. Gökalp, “Türklük ve Osmanlılık”, Peyman Gazetesi, Sayı: 2, 22 Haziran 1325/1909. Bu yazı yayımlandığı tarih de dikkate alınırsa, “sonradan Kürtlükten caydı” suçlamalarının da cevabı olmaktadır.

 

KÜRTÇEYİ SONRADAN ÖĞRENDİ

Ziya Gökalp, Kürtçeyi de İstanbul’dan zorunlu olarak Diyarbakır’a gönderildikten sonra öğrenmiş ve bundan sonraki Kürt aşiretleri ile ilgili araştırmalarında kullanmıştır. Ahmet Cemil Asena, o’nun “Kürtçeyi çok fasih ve güzel konuştuğunu” söylemektedir. “Kürtçe Alfabe” hazırladığı konusunu da bu sosyolojik araştırmalar bakımından düşünmek lazımdır. Ziya Gökalp’in konuyla ilgili olarak burada bahsedilen yazılarından başka aşağıdaki yazıları/çalışmaları da vardır: 1. “Türklerle Kürtler”, Küçük Mecmua, Sayı: 1 (5 Haziran 1338/1922) s. 7-11. 2. “Kürtlerin Menfaati”, Çınaraltı Konuşmaları, Ankara, 1966, s. 55-59. 3. Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler, Hazırlayan: Ş. Beysanoğlu, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 1992. Bu son eseri Ziya Gökalp’in konuyla ilgili olarak yaptığı en önemli araştırmadır. Eser olarak yayımlamayı düşündüğü bu çalışma ne yazık ki, sağlığında kitap olarak yayınlanamamıştır. Kendisi Malta dönüşü İstanbul’daki evinde bir gece kalarak (19 Mayıs 1921) ertesi gün Ankara’ya gelmek üzere Samsun’a hareket eder. Samsun’da ailesinin gelmesi için bir hafta bekler. Sonra hep birlikte yollarına devam ederler. Samsun’dan Ankara’ya giden yolcular arasında Dr. Rıza Nur da vardır. Rıza Nur, anılarında Ziya Gökalp ve bu yolculuk hakkında şunları yazmıştır: “… Ziya İttihatçıların içinde yegane bir düşünür kafa ve âlim bir adamdı. Memleket ondan istifade etmeli. Vakıa on yıl muhasım saflarda bulunduk. Ama vatan işi başka. Kıymetli adamları iş başına koymalı. Yalnız pek az konuşuyor. Siz sormazsanız, hep somurtuyor. Laf ağzından damla damla çıkıyor. Yaylılarla beraber Ankara’ya gidiyoruz.” Gökalp bu yolculuk sırasında Dr. Rıza Nur’a, “Milli hükümetin harp gailelerini bertaraf ettikten sonra içtimai kalkınma hareketine geçmesinin” lüzumundan bahsetmiş, bu konuşma sırasında, “yapılacak ıslahatın başında aşiretlerin tarihi ve sosyolojik bir tetkike tabi tutulmasını ve böylece, iktisadi ve coğrafi sebeplerle Türkçe konuşmayan ekseriyetin içinde kendi dillerini ve milli karakterlerini değiştirme yolunu tutan Türk aşiretlerinin meydana çıkarılması lüzumuna” değinmişti. “Bunun için de sosyolojik metot ve bilgilerle mücehhez aydın gençlerin yetiştirilmesi” üzerinde durmuş ve “ileride daha rasyonel hareketle bu konuda İlmi Araştırma Enstitüsü kurulması” dileğinde bulunmuştu. Gökalp Ankara’ya gelince (13 Haziran 1921) Maarif Vekaleti Telif ve Tercüme Encümeni’ne alındı (30 Haziran 1921). Sonbaharda bu görevinden ayrılarak memleketi olan Diyarbakır’a gitti. Bu arada Dr. Rıza Nur, yeniden Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekili (Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı) oldu (24 Aralık 1921). Ziya Gökalp’e bir mektup yazarak aşiretler hakkında araştırma yapmasını rica etti. Rıza Nur bu konuda şunları söylüyor: “… Sıhhiye Vekili iken, iskanın da o vakit bu vekalete ait olmasından istifade ederek Ziya Gökalp’e Kürtleri tetkik ettirdim. Maksadım, bu gibi malumatı toplayıp vaziyeti ilmi, iktisadi bir surette öğrendikten sonra, Kürtlere Türk olduklarını anlatmak için teşkilat yapıp faaliyete geçecektim. Bugün Kürt denilen bu adamların çoğunun Türk olduğunu çoktan bilirim. Yalnız onlara bunu bildirmek, öğretmek lazımdı. Türk, zavallıdır. Hadi Mısır’da, Cezayir’de yüz binlerce Türk’ü kaybetmişiz, Araplaşmışlar. Fakat ‘Kürdistan’ henüz elimizden de çıkmamıştır ve ana yurtta Türkleri Kürtleşmeye bırakmışız.” Damadı Ali Nüzhet Göksel, Ziya Gökalp’in “Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” başlıklı raporunun Bakanlar Kurulu tarafından çok beğenildiğini ve Atatürk tarafından takdir edildiğini söylüyor: “Doğu vilayetlerindeki aşiretlerin iskânı meselesini, Rıza Nur benimsedi. Ve ilmi bir şekilde resmen işe başlamak üzere Ziya Gökalp’ten bir tetkik eseri istedi. Gökalp de Diyarbakır ve havalisinden başlayarak, aşiretler arasında bulunan ve Türklüklerini muhafaza edenlerle, iktisadi sebepler yüzünden Kürtleşen Türklerin, dillerini, tarihlerini, ırk ve adetlerini göz önüne alarak bunları Türkleştirmek hususunda bazı etnografik tetkiklerle işe başlaması metotlarını yüz sayfalık bir deftere yazıp Rıza Nur’a gönderdi. Bu tetkik, Vekiller Heyeti’nce çok beğenildi. Atatürk takdir etti. Gökalp’e üç yüz lira gönderdiler ve ayrıca bütün vilayetlerden bir tetkik seyahatine çıkması için arzularını sordular. Gökalp, o zaman hastaydı. Elinde çalışacak seçkin gençler yoktu. Bu seyahati sulh zamanına bıraktılar. Gökalp öldü.” Ziya Gökalp’in bu raporunu yayımlayan Şevket Beysanoğlu, raporla ilgili şu bilgileri vermektedir: “Ziya Gökalp bu mektup üzerine çalışmaya koyuldu. Bir taraftan “Küçük Mecmua”yı çıkarmanın hazırlığı içindeydi. Kürt aşiretleri üzerinde yaptığı çalışmalar üç ayda tamamlandı. Bu inceleme iki rapordan ibarettir. 99 sayfadır. Dört nüsha olarak hazırlanmıştır. Bunlardan biri Atatürk’e gönderilmiştir. Atatürk nüshası Hasan Reşit Tankut’ta idi. Rahmetli Tankut, defteri kendisine Atatürk’ün, çalışmalarında istifade edersin diye 1937’de armağan ettiğini söylerdi. Dr. Rıza Nur’a gönderilen nüsha, şimdi Sinop’ta Rıza Nur Kütüphanesi’ndedir (No: 3343). Üçüncü nüsha, Bektaşi ve Alevi aşiretleri üzerinde çalışma yapan Baha Said’e (1882-1939) verilmiştir. Bu nüsha bendedir. Bana da rahmetli dostum Kemal Badıllı armağan etmişti. 1965’te bu nüsha ile Tankut’taki Atatürk nüshasını karşılaştırma olanağı buldum. Her iki nüsha aynıdır. Dördüncü nüsha, Gökalp varisleri tarafından Türk Tarih Kurumu’na satılan Felsefe Ders Notları arasındadır. Bu nüsha 38 sayfa olup çok eksiktir. Rıza Nur nüshasında da ikinci rapor yoktur.

“DİYARBEKİR AŞİRETLERİ VE SOSYOLOJİK TETKİKLER”

Ziya Gökalp, Arap ve Türkmen aşiretleri üzerindeki çalışmalarını tamamladıktan sonra, bunları “Diyarbekir Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler” adıyla bir kitap halinde bastırmayı düşünüyordu. 25 Ekim 1924’te ölümü, bu arzusunu gerçekleştirmeye engel oldu. Eserin ilk iki bölümü önce Sinop gazetesinde (1920’li yıllarda), daha sonra da Zonguldak’ta çıkan Doğu dergisinde (Sayı: 9-12, 1943) yayımlanmıştır. Birinci Rapor’un –Midyat Kazası bölümü hariç- tamamı ilk sayısı kasım 1972’te yayımlanan Ziya Gökalp dergisinde (Sayı: 1-18, 1974-1980) tefrika edilmiştir. Aynı Rapor, Komal Basım Yayın Dağıtım müessesesi tarafından haziran 1975 tarihinde kitap halinde bastırılmıştır. Bu kitapta, “Carablus Civarındaki Türkmen Aşiretleri” başlıklı son bölüm yoktur. Her iki rapor bir arada olarak ilk kez bu kitapta toplanmış ve yayımlanmış oluyor. Ayrıca Ziya Gökalp’in konuyla ilgili 7 makalesini de kitabın sonuna ekledik…” Ziya Gökalp, “Türklük ve Kürtlük” meselelerinde çok temel tespitler yapmış bir düşünürdür. Onun kendisi ve ailesinin “etnik aidiyeti” konusunda, “Türk olduğu” konusunda şüphesinin olmadığı yazdıklarından anlaşılmaktadır. Kendisine “Bu adam Kürt’tür” diye saldıran Ali Kemal’e cevaben yazdığı ve yukarıda tamamını verdiğimiz, üslup olarak biraz da sert olan şiiri bu söylediklerimiz için yeterlidir. Fakat bu bölümü o’nun “Türk ve Kürt Kardeşliği” konusunda şu yazdıkları ile bitirmek isabetli olacaktır kanısındayım. Çünkü bu yazdıkları bugün de tarihi ve sosyolojik bir gerçeklik olarak önümüzde durmaktadır: “Hülasa, Türklerle Kürtler bin senelik müşterek (ortak) din, müşterek tarih, müşterek bir coğrafya neticesi olarak hem maddi, hem manevi bir surette birleşmişlerdir. Bugün ise müşterek düşmanlar, müşterek tehlikeler karşısında bulunuyorlar. Bu tehlikelerden ancak müşterek bir azim ile kurtulabilirler. O halde büyük bir kanaatle diyebiliriz ki, bu iki milletin birbirini sevmemesi her iki taraf için hem dini, hem siyasi bir farizedir (görevdir). Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa Türk değildir, Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir.” (Z. Gökalp, “Türklerle Kürtler”, Küçük Mecmua, Sayı: 1, 5 Haziran 1922, s. 7-11.) BİTTİ


Ziya Gökalp, çocuklarıyla

Download WordPress Themes Free
Download WordPress Themes
Download WordPress Themes
Premium WordPress Themes Download
lynda course free download
download karbonn firmware
Download Premium WordPress Themes Free
download udemy paid course for free
Etiketler :

SON DAKİKA